Bugün diri bir öfkeyle uyandım. Hayatımda yolunda gitmeyen her şeye, beni inciten herkese söverek güne başladım. Yani inanılmaz, sanki gece uyumamışım da bu insanlarla aynı odada bulunmak zorunda kalmışım gibi bir öfke. Kahvaltıyı es geçip direkt filtre kahvemi demledim. Yakın çevremin de bildiği üzere ben oldukça aç bir insanımdır, güne de aç başlarım, kahvaltısız güne başlarsam günün kalanında pek sevimli bir insan olmam. Öfkemi bir yere patlatmadan da canım hiçbir şey yemek istemiyor elimde değil. O enerjinin vücuttan atılması lazım. Ya biriyle konuşacağım, ya birini döveceğim ya da güzel mobilyalarımı kırıp dökeceğim. Şöyle bi 1000 sene önce yaşıyor olsak kımızımı içip atıma atlayıp uzak diyarlara giderdim sanırım. Sonuçta öfke, insanın var olmasıyla birlikte hayat bulan temel güdülerimizden biri değil mi?
Şimdi hayal edince fark ettim ki islamiyet öncesi Türkler döneminde yaşamak isterdim. Hani şu otağların kurulduğu, şehirlerin inşa edilmediği, ultra savaşçı dönem. Öyle bir hayat düzeni var ki, her şey her an paketlenmeye hazır. Her an gidebilirsin. Sanki ömür boyu kamp yapıyormuş gibi. Ben kamp yapmaya bayılıyorum. Ateşimizi yakalım, çayımızı demleyelim, mangalda etimiz pişsin, temiz havayla dolsun ciğerlerimiz. Dağın başına kurduysak çadırı doğanın o gürültülü sessizliğine gömülelim. Hayatımın en huzurlu günleri ilk kez kamp yaptığım günlerdi. Şu an yazarken bile içim ısındı, böyle bir huzur yok! Çadır kurduğumuz alanda telefon da çekmiyordu. İnternetsiz, sosyal medyasız mis gibi vakit geçirmiştim. O yüzdendir ki internetin hatta televizyonun hayatımıza girmediği o çok eski dönemler hep dikkatimi çekmiştir. Tamam Göktürkler falan baya bi eskiye gittim ama napıyım, bu sabah atıma atlayıp gitmek isterdim buradan!
Dünya henüz keşfedilmemiş bir gezegen onlar için. ‘’Şu tepeyi aşalım bakalım ne varmış?’’ Diye ilerliyorsun yolda. Mecaz değil, gerçekten böyle. Keşfe çıkıp yeni yaşam alanları buluyorlar. İsteseler de hayatları monotonlaşamıyor. Keşfettikleri yerlere hakim olmak için de sürekli bir savaş halindeler. Öfkeyi patlatmak için mükemmel bir yöntem! Allah ne verdiyse dalıyorlar birbirlerine! Kadınlar da savaşçı tabi o zamanlar. Osmanlı’daki gibi köle muamelesi yapılmıyor hiçbirine. Yani bir kadının atına atlayıp kafa dinleme özgürlüğü var. Ormanda manyağın biriyle mi karşılaştı? O manyağı öldürecek güce sahip. Şu an biz kadınlar olarak erkeklerden o kadar çekinir hale geldik ki, akşam sokakta yürürken arkamızdan gelen bir erkek potansiyel bir katilmiş gibi adımlarımızı hızlandırmak zorunda kalıyoruz. Sözlü tacize uğruyorsak yalandan telefonda eşimizle konuşur gibi yapıyoruz. Neden? Çünkü adam yaklaşmak için bir hamle yapsa çoğumuzun yapabileceği tek şey çığlık atmak olacak. O çığlığı da bütün şehir duymazdan gelecek. Ama ben şimdi Göktürklerde yaşayan güzel bir hatun olsaydım, beni taciz etmeye kalkan herifi kılıcımla delik deşik ederdim ve bunun için de yargılanmazdım. O zamanın töreleri günümüzün hukukundan daha adilmiş. Toplumda kadına gerçekten değer verilirmiş. Keşke bir zaman makinem olsaydı, hiç düşünmeden gideceğim dönemlerden biri olurdu. Zaten hakanın aşkitosu olurdum sanırım, yönetimde söz sahibi olabilirdim böylece. Boşuna siyaset bilimi okumadık!
Atıma atlamışım gidiyorum şimdi. Hayal edelim! Rüzgardan uçuyor saçlarım. Atımın nal sesleri geliyor kulağıma tıkır tıkır. Bütün çadırlar bitiyor, önümde kocaman bir yayla var. Yemyeşil! Yazarken bile öfkem geçmeye başladı. Bendeki bu doğa özlemi nerden geliyor anlamış değilim. Ağaç yoğunluğu fazla olan herhangi bir alanda bile hafiften mutlu oluyorum. Üşenmesem evimi kocaman saksı bitkileriyle donatırım. Milyonuncu kez olsa bile deniz manzarası karşımdaysa eğer, eriyorum. Deniz, orman ve milli duygular özlemi içindeyim bugün. Bildiğiniz üzere yakın zamanda bu üçünü birlikte doyasıya yaşatan bir şehirdeydim. Kendisine aşık oldum. Yıllardır gitmek istediğim bir yerdi Çanakkale, fırsat yaratamamıştım. Yılbaşını orada geçirdim. Hani hep beni çeken bir şey vardı, ne olduğunu bilmiyordum. Ama aklımın bir köşesinde hep oraya gitmek, hatta yerleşmek gibi bir fikir vardı. Sonunda bunun sebebini buldum.
İlk olarak lisenin son döneminde gidip görme isteği düştü içime. Sonra dedim ki, üniversiteyi ben burada okuyacağım! Ama puanım oradaki üniversitenin çok üzerinde kaldığı için gidemedim. Mezun oldum, dedim ben burada iş bulacağım! Bulamadım. KPSS’ye hazırlandım, dedim ben buraya atanacağım! Atanamadım. Ayy bi türlü gidemedim! Onlarca bayram tatilini ve yıllık izinleri başka şehirlerde gömmek durumunda kaldığım için bi türlü kavuşamadık kendisiyle. Yılbaşında Sırbistan’a gitmek üzere her şeyimi ayarlamıştım ta ki uçuşlarda firma kaynaklı aksaklıklar yaşanınca ben de dedim ki neden canım Çanakkaleme gitmiyorum? Gitmemek için hiçbir sebebim yoktu, yol çok uzun olmasına rağmen yorulduğumu hissetmeyecek kadar mutluydum. Yıllarca bu kadar görmek isteyip de bir türlü gidemediğim bir yere ulaşmak bambaşka hissettirdi. Bendeki pozitiflik insanlara mı yansıyordu bilmiyorum, herkes o kadar sıcakkanlıydı ki kendimi başka bir ülkede gibi hissettim. Ve her şey yolunda gitti. Hiçbir şey için çabalamadan kendi kendine aktı sanki zaman. En ufak bir aksaklık yaşamadım. Yeni insanlarla tanıştım, rüzgardan yüzüm yamulana kadar gezdim, bütün şehri zihnime kazıdım. İş teklifi bile aldım! Gitmeden önce Tanrı’dan bana bi işaret yollamasını dilemiştim. Genelde yollamaz, yollarsa da ben anlamam. Ama dileyesim geldi işte. Çünkü, dünyanın neresine ait olduğumu bulmam gerekiyordu. Hani öyle bir işaret olsun ki bu anlamamak mümkün olmasın! Galiba ilk kez Tanrıcığım sesimi duymuş olacak ki bana seri şekilde işaretler yolladı. Tamam dedim, aldım mesajı. Şu an bu satırları da üzerinde kafam kadar ‘’Çanakkale’’ yazan kupamdan kahvemi yudumlayarak yazıyorum. Dilek, enerji, manifest, dua… Artık ne derseniz diyin, hayallerim gerçekleşene kadar eve Seyit Onbaşı heykeli getirmediğim için bana teşekkür edin! (Canım anneciğim bu cümle senin içindi)
Büyük bir öfkeyle Göktürk yurdundan çıkan, kımız niyetine filtre kahve içen bu hatun atının üstünde tıkır tıkır giderken Çanakkalesine ne zaman ulaşacak bakalım? Görüciiizzz…

bu kadar bilinc akisi bir yazi olup basiyla sonunun baglantili olabilmesine bayildimmm