Kurgusal Dünyalar

Neverland 3


Gözlerini açtığında otobanın kenarında yatıyordu. Tek ayakkabısı ayağından fırlamış, birkaç metre ilerde kendisine bakıyordu. Başını yolun kenarındaki taşlara vurmuş, alnından akan ılık kan yüzünü nemlendiriyordu. Kafasını kaldırıp etrafına bakmak istediğinde boynunda inanılmaz bir acı hissetti. Kıpırdayamıyordu. Kazanın etkisiyle yırtılan derisini, dizinden ters dönmüş bacağını, üzerine yatmaktan uyumuş olan kolunu hissetmiyordu. Gözlerini açıp kapatmak dışında vücudunun hiçbir işlevi yoktu. Saat gece 12.00’a yaklaşırken pek de işlek olmayan bu otobanda şimdi tek başına bir köşede yatıyordu. Yapabileceği hiçbir şey yoktu, üzerinden başka bir arabanın geçmemesini umarak yardım gelmesini beklemekten başka.

Aslında bugün hayatının normal ve huzurlu günlerinden biriydi. Gece kabus görmeden uyumayı başarmış, sabah filtre kahvenin o cezbedici kokusuyla uyanmıştı. Kahvesini havuz başında yudumlardı her sabah. Koltuğa uzanıp gökyüzünü izleyerek alırdı kafeinini. Şehrin sessizliğini dinlemek terapi gibiydi. Kahve bittikten sonra mitolojik tanrıları andıran vücuduna teşekkürlerini sunmak için sporunu yapardı mutlaka. Keyfi yerindeyse o sabah, sporunu havuzda yüzerek onurlandırırdı. Bu sabah keyfi fazlasıyla yerindeydi, sanki dün akşam hiçbir şey yaşanmamış gibi. Bu gezegendeki son mutlu sabahı olduğunu nerden bilebilirdi?

Doktor bir anne ve bürokrat bir babanın tek çocuğu olarak dünyaya gelerek rakiplerinden 1-0 önde başlamıştı hayata. En iyi okullarda eğitim görmüş, seçkin ailelerin çocuklarıyla birlikte büyümüştü. Cemiyet hayatının bir gerekliliği olarak küçük yaşta piyano çalmayı ve tenis oynamayı öğrenmişti. Okullar tatil olur olmaz yurtdışına çıkardı arkadaşlarıyla. Yalnız kalmak istediği dönemlerde Londra’ya ya da Barcelona’ya giderdi. Ailesinin yurt dışında pek çok yerde evi olsa da o en çok bu iki şehri severdi. Çehresi kadınları büyülemese de kesinlikle bir karizması vardı. Kendine o kadar çok güveniyordu ki kaşlarındaki orantısızlık, gülünce kaybolan küçücük gözleri ve yüzüne göre fazla kalın olan dudakları insanları rahatsız etmiyordu. Estetik müdahaleleri kadınsı bulduğu için hiçbir zaman tercih etmemiş, bütün gücünü vücudunu geliştirmeye adamıştı. Geniş omuzlarında uyuyan sevgililerini izlerken küçük gözleri şeytani bir pırıltıyla ışıldıyordu. O kadar kibirliydi ki kimseyi sevmemişti hayatı boyunca. Bu durumdan hiçbir zaman rahatsız olmamıştı zira sadakat ona göre bir duygu değildi. Hayatta bir insanın isteyebileceği her şeye hiçbir çaba sarf etmeden sahip olmuştu. Bütün zevkleri dibine kadar yaşamış, gelecek kaygısının ne demek olduğunu bilmeden büyümüştü. Hal böyle olunca, kadınlar için çabalamak da ona gereksiz geliyordu. Aşk hayatında sadece anı yaşıyordu.

Üniversiteden mezun olduktan sonra yüksek lisans eğitimi için Londra’ya gitmişti. İngiltere’nin kasvetli havası içindeki karanlığı besliyordu. Burada cemiyet hayatından uzak, daha sakin bir dünyası vardı. Her sene Londra’ya geldiğinde görüştüğü birkaç arkadaşı dışında kimseyle iletişim kurmuyordu. Arada bi Edinburgh’e gider, eski katedralleri ve kaleleri gezer içindeki boşluğu doldurmaya çalışırdı. Kendine bir amaç arıyordu, ilham istiyordu. Ne aradığını bilmeden ruhunu beslemeye çalışıyordu. Kendine bile itiraf edemediği bir arayıştı bu. Dışarıdan bakıldığında her şeye sahipti oysa ki. Şımarıklık mı ediyordu? Çocukluğundan beri bir şeylerin eksik olduğunun farkındaydı. Aile, para, eğitim, sosyal çevre, hobiler, evler, arabalar… Her şeye sahipti ama hiçbir şeyi yokmuş gibi içindeki boşluk her geçen an daha da büyüyordu. Ruhunun yanlış bir bedende hayat bulduğunu hissediyordu.

Her mezuniyette olduğu gibi yüksek lisansı bitirdiğinde de eksiksiz bir tatmin yaşatmıştı ailesine. İdealist ebeveynlerin hayali olan bir evlattı kesinlikle. Ailesi gururla ondan bahsederken zihninin derinliğinde bir sonraki adımını düşünürdü. Her şeyi olması gerektiği gibi yaşıyordu. Sırada doktora vardı. Doktoradan sonra babasının izinden gidip siyasete atılmayı planlıyordu. Şimdiden medyada görülmeye başlamıştı, işler yolundaydı. Doktora biterken göstermelik bir evlilik yapıp daha ideal bir siyasetçi olabilmek adına çocuk da yapacaktı. Bunun için zaten bir zemin hazırlamıştı. 10 yıldır birlikte olduğu, ailesinin de onayladığı bir sevgilisi vardı. Gerçekten içinde bir sevgi yoktu tabi, göstermelikti hepsi. Ailesinin yaşamasını istediği, medyanın sunmak istediği, halkın görmek istediği hayatı yaşayıp iyice yaşlandıktan sonra zenginlik içinde ölecekti. Kendi planı buydu, Tanrı’yı unutmuştu.

Yüksek lisans macerası bittikten sonra hemen ülkesine dönmek istememişti. Birkaç gün Edinburgh’de kalıp sonra dönmeyi planlıyordu. Direkt ordan uçağa binerim diye düşünüp valizini hazırladı, evi toparlayıp kapının kilidini çevirdi. Kulaklığını taktı, Castle In The Snow çalıyordu. Ahh bayılırdı bu şarkıya! Telefonundaki cevapsız çağrıları ve okunmayı bekleyen mesajları görmezden gelerek şarkının tadını çıkarmaya başladı. Edinburgh’e gittiğinde genelde arkadaşında kalırdı ama bu sefer kimseyi görmek istemiyordu. Sevdiği otellerden birini aradı, odasının hazırlanmasını rica etti. Otele ulaştığında Castle In The Snow kulaklığında 25. Kez çalıyordu. Araya başka şarkılar girse de dönüp dolaşıp aynı yerde huzur buluyordu. Valizini bir köşeye attıktan sonra yatağa uzandı. Birkaç dakika sırtını dinlendirip üstünü değiştirdi. Güzel bir yemekten sonra sokaklarda kaybolmayı planlıyordu. Edinburgh onun için gizli bir mabed gibiydi. Kız arkadaşı yıllardır orayı görmek istediğini defalarca söylese de hep bir bahaneyle onsuz gelmişti buraya. Bazı şehirler sadece ona özel olmalıydı.

Otelden çıktığında yağmur çiselemeye başlamıştı. Şemsiyeyi açmayı tercih etmedi, yağmur damlalarının hafifçe saçlarını okşamasına bayılıyordu. Tempolu bir şekilde yürürken önünde duran kadın sinirlerini bozmaya başlamıştı. O kadar yavaş yürüyordu ki, arkasında farkında olmadığı bir sıra oluşmaya başlamıştı. Şişman olduğu için daracık kaldırımı tek başına kaplamıştı resmen. Sağından veya solundan geçmek de mümkün değildi. Kaldırımın sol tarafında trafik hızlı bir şekilde akıyordu, yolda 1-2 adım yürüyüp hızlıca kadının önüne geçebilirdi ancak bunu tercih etmedi. Çünkü kadın keyfi olarak tıkıyordu yolu. Elindeki telefona gömmüştü kafasını, etrafının farkında bile değildi. Kadının bu umursamazlığına o kadar sinirlenmişti ki omzuyla sertçe vurup öfke dolu gözleriyle suratına baktı. Kadın, vücudunun sarsılmasıyla kafasını kaldırıp etrafına baktığında sinirli bir adamın bakışlarıyla karşılaşmıştı. Adam onu sollamış ve söylenerek önüne geçmişti. Aniden gelen öfkesi çoğu zaman onu korkuturdu, kendini tanıyamazdı sinirlendiğinde. Aslında kadıncağızın yavaş yürümek dışında bir suçu yoktu ama sanki dünyanın en kötü günahını işlemişçesine sinirlenmişti aniden. Adımlarını hızlandırıp sokağın köşesini döndüğünde bir çığlık duydu. Çığlığın peşinden insanların tepkileri geldi. Şaşkın, üzgün tepkiler. Kafasını çevirip baktığında sokağın tam köşesinde şişman kadının yerde yattığını gördü. Bir an kendini suçlu hissetti, sanki kadının düşmesine kendisi sebep olmuş gibi. Yanına gidip gitmemek konusunda kararsız kaldı. Her geçen saniye kalabalığın sayısı artıyor, kalabalık büyüdükçe kadın yerden kalkmamaya devam ediyordu. Ürkek adımlarla kalabalığa yaklaştığında az önce içinden küfrettiği şişman kadının bir daha asla kaldırımda yavaş yürüyemeyeceğini anlamıştı. Kadının elinden düşen telefonu kaldırımın kenarında ekranı açık şekilde duruyordu. İnsanların ayaklarının altında ezilmek üzereyken telefonu eline aldı. Ekranda navigasyon açıktı, Edinburgh’e yabancı biriydi belli ki. Muhitin en ünlü restoranına gitmeye çalışıyordu. Notlar kısmında Edinburgh’de yapılacaklar listesi açıktı. Kadın kaba ve umursamaz biri olduğu için yolu tıkamamıştı. Navigasyona baktığı için kafasını telefondan kaldırmıyordu, yolu kaybetmemek için farkında olmadan yavaş yürüyordu. Bunu idrak ettiğinde kendine büyük bir öfke duydu. Şişman kadın kalp krizinden ölmeden önce gördüğü son surat küçük gözlerin ve kalın dudakların olduğu öfkeli bir erkek suratı olmuştu. Ne yazık! Az önce yürürken şu an cansız bir şekilde yerde yatıyordu. Bir an empati kurdu. Evet, ölen kadınla aynı saniyelerde aynı yerde yürümüş, sokağı döndüğünde kadın cansızdı ama kendisi yaşıyordu. Hayatında ilk kez yaşamın saniyeler içinde değişebileceğini o gün idrak etmişti. Hayatı boyunca hiçbir zaman planları suya düşmemişti. Her şeyi olması gerektiği gibi yaşamış, hiçbir şeyi kaybetmemişti. Sanki Tanrı ile sözleşme yapmış gibi 90 yaşına kadar zenginlik içinde yaşayacağına o kadar emindi ki. Şimdi doğduğundan beri emin olduğu her şey yerle bir olmuştu.

Kalabalıktan uzaklaşıp caddenin sonundaki parka kadar yürüdü. Sakin bir köşe bulup oturduğunda az önce neler olduğunu düşünmeye çalıştı. Belki de ilk kez bir insanın ölümüne şahit olduğu için bu kadar sarsılmıştı, bilmiyordu. Yağmur şiddetlenirken sokaktaki insan sayısı gözle görülür derecede azalmaya başlamıştı. Etrafına baktığında kocaman parkta tek başına olduğunu fark etti. Bir an önce ülkesine dönmeli, sevgilisini görmeliydi. Sırılsıklam olduktan sonra otele dönüp hazırlanmaya başladı. Saati en yakın olan uçak biletini ayarlayıp yuvasına döndü. Sevgilisiyle birlikte yaşadığı eve gelmişti. Teoride birlikte yaşıyorlardı, yüksek lisans için ülkeyi terk etmeden birkaç sene önce bu evi kiralamışlardı. Bir süre birlikte yaşadıktan sonra mecburen gitmiş, eğitim hayatı boyunca da ilişkilerini uzaktan yürütmüşlerdi. Her tatilde eve dönüyordu, sevgilisi ona o kadar büyük bir aşkla bağlıydı ki ilerde çocuklarının babası olacağını düşündüğü adamın kendine ait bir villası olduğundan bile habersizdi. Edinburgh’den döner dönmez birlikte yaşadıkları eve gitmişti. Sevgilisine söylediği tarihten daha erken eve geldiği için ‘’sürpriiiizzz!’’ diyerek giriş yapmayı tercih etti. Her şey yolundaymış gibi birbirlerine sarıldılar, yemek yediler, seviştiler, film izlediler. Hasret giderme faslı bütün tatlılığıyla devam etmesine rağmen bir türlü Edinburgh’de yaşadığı varoluş sancısı geçmiyordu. Kafasındaki düşünceleri birine anlatsa kesinlikle dalga geçerlerdi, çünkü etrafında hiç kimse bu durumu anlayacak kapasitede değildi ona göre. Günler geçti, haftalar bitti. Her şey yine olması gerektiği gibi ilerlerken bir gece aniden evi terk etti.

Sevgilisi uyurken evi terk etmek belki de yapılacak en adice şeydi ama daha fazla dayanamıyordu. Suratına baktığında bomboş hissettiği bir kadınla yıllarını geçirmişti sırf kendisine ideal eş olduğu için. Sevgilisi ona çok aşık olmasına rağmen tek taraflı aşk maalesef dünyayı kurtarmaya yetmiyordu. Veda etmeye bile tenezzül etmemişti, sanki bugüne kadar geçen ömrü boşa gitmiş gibi acelesi vardı. Bir an önce kendi istediği hayatı yaşamalıydı. Oturup saatlerce hayalindeki hayatın planını yapmamıştı. Gecenin karanlığında bir anda gitmişti sadece. Sonuçlarını, etrafına vereceği zararı düşünmeden sadece gitmişti. Artık olması gerektiği gibi yaşamak istemiyordu. Telefonunu kapatmış, bütün dünyayla iletişimi kesmişti. Kimsenin bilmediği evinde zaten kendince bir düzeni vardı. Adapte olmak için çaba sarf edeceği bir durumda değildi. Günlerce evden çıkmadı. Kimse umrunda değildi, ailesi dahil herkesle bağlarını koparmak istiyordu. Başarmıştı da, sadece annesine iyi olduğunu ve bir süre yalnız kalmak istediğini söylemişti. Artık plan yapmadan, içinden geldiği gibi yaşamak istiyordu. Kafasını toplayıp telefonunu yeniden açtığında cevapsız çağrılar ve mesajlar telefonu kullanılamaz hale getirmişti. Sevgilisi defalarca aramıştı, sayısız mesaj atmıştı. Hepsine baktı tek tek. Sonra annesinin mesajını gördü. Yıllarca ona aşkla bakan kadın, birlikte yaşadıkları evin balkonundan atlayıp intihar etmişti. Yaşadıkları gökdeleni düşününce güzeller güzeli sevgilisinin cesedinin ne halde olduğunu düşündü bir an. Kafası patlamış, beyni kaldırım taşları arasına saçılmış olmalıydı. Görüntü gözünün önünde canlanınca istemsizce kaşlarını çattı, suratı ekşidi. Hayal gücü bazen tahmin ettiğinden daha karanlık olabiliyordu. Tanımadığı bir kadının ölümü kendisini bu kadar sarsmışken sevgilisinin intiharına hiçbir şey hissetmemesi ona da garip gelmişti. Üzülmeliydi, ağlamalıydı, mezarına gitmeliydi. Birlikte yaşadıkları eve gidip sevgilisinin kıyafetlerini koklayarak yas tutmalıydı. Evet normal bir insan bunları yapardı ama o telefonu bi köşeye fırlatıp sakince viskisini yudumlamayı tercih etti. Ölüm haberine üzülmemiş aksine ruhu hafiflemişti. ‘’Olması gereken’’ hayata onu bağlayan bağlardan biri böylece kopmuştu. Gözlerini kapattı, viskiden aldığı yudum boğazını yakarken sadece gülümsedi.

Sabah uyandığında her şey normaldi. Genelde kabus gördüğü için geceleri birkaç kez uyanır, evin içinde dolaşıp tekrar uyumaya çalışırdı. Bu gece kabus yoktu, deliksiz uyumuştu. Her sabah olduğu gibi bahçede kahvesini yudumlamış, sporunu yapmış ve yüzmüştü. Günler önce aldığı erzaklar tükenme noktasına geldiği için alışveriş yapması gerekiyordu. Evi şehrin dışındaydı, maalesef kuryeler bu bölgeye çalışmıyordu. Bütün günü evde geçirdi yine. Marketler kapanmadan gitmeliyim diye düşünüp evden çıktı. En yakın büyük market 1 saat mesafedeydi. Arabasına atladı, gaza bastı. Suratına çarpan rüzgar saçlarının arasından süzülürken bağıra bağıra çalan şarkılara eşlik ediyordu. Yıllardır araba kullanırdı, bir kere bile şarkılara eşlik etmeyi düşünmemişti. Dışarı çıkarken her zaman giyimine ve görünüşüne özen gösterirdi. Şimdi üzerinde dizleri gevşemiş eşofman altı ve ördek karikatürüyle renklenmiş tshirtü market alışverişini şenlendiriyordu. Annesi bu şekilde dışarı çıkmasına asla izin vermezdi. Medyaya düşecek fotoğrafların endişesiyle her zaman kraliyet ailesinin prensi gibi gezmek zorundaydı. Artık eleştirecek olanlar, tshirtündeki ördekle muhattap olabilirlerdi. Umrunda değildi. Marketten çıkarken hayatı boyunca yaklaşamadığı abur cubur poşetinin içinden bi tane çikolata çıkarıp kemirmeye başladı. Yolda yürürken yemek yenmez! Ayıp! Çikolatayı midesine indirirken şarkısını mırıldanmaya başladı. Umrunda değildi. Dönüş yoluna geçtiğinde eve gidince hangi filmi izleyeceğini düşünmeye başlamıştı. Market rafında gördüğü patlamış mısırlar bu şeytani fikri sokmuştu aklına. İyi bir psikolojik gerilim filmi hiç fena olmazdı. Kafasından izlemek isteyip fırsat bulamadığı filmleri tek tek geçirirken yolun ortasında birden bir silüet fark etti. İnsana benziyordu. Yol nasıl olsa boş diyerek gaza basmıştı ama yaklaşmasına rağmen silüet kıpırdamıyordu Ayağını gazdan çekip bütün gücüyle frene bastı. Araba yavaşlamıyordu. Frene çaresizce basarken arabası silüete iyice yaklaştı, gözlerini kıstı, arabayla birlikte havalandığını hissetti. Refleks olarak kollarıyla suratını kapatırken arabanın ön camından dışarı fırladı. Milyonlar vererek aldığı lüks arabasının takla atışını seyrederken kapandı gözleri farkında olmadan. Arabanın camları açık olduğu için abur cubur poşetindeki bütün kanserojenler yola fırlamıştı. Film izlerken yiyeceğini düşündüğü patlamış mısır yolun karşısında sinsice ona gülümsüyordu. Dakikalar sonra gözlerini hafifçe aralamayı başardığında mısırla göz göze geldi. Plansız yaşama planının da bir hiçten ibaret olduğunu fısıldıyordu sanki. Bilinci gidip geliyordu. Başından süzülen kan, asfaltta yakamoz etkisi yaratırken yolun ortasındaki silüetin hızlıca gökyüzüne süzüldüğünü gördü. Öldüğünü düşünüyordu. Ama ölmemişti. Ölmek için yalvaracağı günler yeni başlıyordu.

1 Yorum

  1. Stephen Vincent Strange

    gerçeklik sandığından çok daha kırılgan… ve bazen kırılan şey sensin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir