Sağlıklı bir ruh haline sahip olmak için rutin oluşturmak gerekir mi? Yoksa anı yaşayarak mı hayatın tadını çıkarabiliriz? Spontane gelişen olayların yaratacağı heyecanlar mı ruhumuzu besler? Eveeet, sorulardan da anladığınız üzere bugün yine kafam karışık.
İşten ayrılalı 2 ay oldu. Bu süreçte hayatımda ilk kez hem paraya hem de boş vakte aynı anda sahip oldum. Bunun verdiği huzur gerçekten bir başkaymış. Haliyle yapacaklarımın da bir sınırı olmadı. Mesela 3 gün boyunca sadece yemek ve duş gibi temel ihtiyaçlarım için hareket ettim, kalan bütün zamanımı yataktan çıkmayarak geçirdim. Uyandım, duş aldım, kahvaltı yaptım, bilgisayarımı kucağıma alıp yatağıma geri gömüldüm. Aralıksız dizi izledim, bunu en son üniversitedeyken yapabilmiştim. Özlemişim. Sonra ailemin yoğun baskısı nedeniyle dışarı çıkmaya zorlandım. Spora geri döndüm. Sağlıklı beslenmeye başladım. Cilt bakımı, saç bakımı rutinleri oluşturdum. Şehir dışına çıktım. Dönünce birkaç gün rutinlerimi darmadağın edip yine yatağıma gömüldüm. Yani canımın istemediği bir şeye sırf rutin oluşturdum diye kendimi zorlamadım. Bi süre sıkı diyet yaptım mesela. Ama kardeşim, ben yemek yemeyi çok seven biriyim. Bazılarınızın bildiği üzere boğa burcuyum. Yemek benim için karnımın doyması değil, bir zevktir. Ömrümün sonuna kadar diyet mi yapacağım? Böyle düşünüp bi hamburger söyledim ve renkler daha parlak görünmeye başladı. Pişman değilim. Haftada 6 gün sağlıklı beslenip 1 gün hamburger yiyorsam ne olmuş? Sıkı diyet yapmamama rağmen karın kaslarım ince çizgiler halinde bana merhaba demeye başladı. Canım vücudum azıcık spor görsün hemen götü başı topluyor. Ben de onu artık sporsuz bırakmıyorum. Şu an yeni bir şey deniyorum mesela. Sabah 05.30’da kalkıp kahvaltı yapıp spora gidiyorum. Normalde gymde duş alma işini pek tercih etmem ama bugün dysonıma kadar her şeyi çantama doldurdum, duşumu da gymde aldım. Çünkü neden almayayım? Saçımı başımı yapıp süslendikten sonra çalışmak için en sevdiğim yere geldim. Kahvemi aldım, protein barımı yedim. Ve şimdi bu satırları yazıyorum.
Ben belirsizliklerden nefret eden biriyim. Ama rutinlerden de nefret ediyorum. Anı yaşamayı seviyorum. Bu demek değil ki hiçbir şeyin sonunu görmemek bana keyif veriyor. Tabi ki yok öyle bi şey! Mesela bir işe başlıyorsam sonrasındaki birkaç yıl içinde o işin bana neler vadettiğini tahmin edebilmeliyim. Gelişimimi az çok görebilmeliyim. İşte bu noktada ‘’ben 5 sene sonra pazarlama müdürü olacağım, 2 sene sonra doktoraya başlayacağım’’ gibi net hedefler koymuyorum kendime. Süre biçilerek konulan hedefler insanlara sadece stres yüklüyor. O nedenle üniversite sınavı gibi hayatın yönünü belirleyen tek atımlık sınavlardan nefret ederim. Gencecik insanlara bazen kaldıramayacakları bir yük olabiliyor o sınav. Aile baskısı, arkadaş çevresi derken beklentiler çığ gibi büyüyor. Bir bakmışsınız o beklentilerin altında ezilip yok olmuşsunuz. Neyse ki ben hiçbir zaman etrafımdaki insanların beklentilerini umursamadım. Hiçbir zaman olması istenilen kalıplara girmeye çalışmadım. Nerde ve nasıl huzurluysam o şekilde yaşadım, yaşıyorum ve yaşayacağım.
Rutinlerimiz bazen bizi esir alabiliyor. Ben de bunu bir süre yaşadım. Elimde olmadan bir rutine hapsoldum. İşe git, işten çık, spora git, eve gel, uyu, işe git, işten çık… Çok sıkıcı! Sadece kendi sorumluluğumu aldığım için yine yaşıtlarıma göre çok rahat bir yaşantım var. İstediğim zaman hayatımın yönünü değiştirebilme lüksüne sahibim. Çocuklu ailelerdeki annelerin rutinlerini ve sorumluluklarını gördükçe inanın ruhum daralıyor. Ben de bir dönem anne olmayı çok istedim. Ölmeden önce her şeyin tadılması gerektiğini düşünüyorum. Hamilelik, doğum, anne olmak eminim tarif edilemez derecede güzel hislerdir. Hala içimde bir parça bunu istese de %80 anne olmayı tercih etmeyeceğim sanırım. Kendimle ilgili yapmak istediğim daha çok fazla şey var. Az önce bahsettiğim gibi, net hedefler koymuyorum. Çünkü hayatın ne getireceğini bilemiyorsunuz. Yarın ne giyeceğinizi düşünerek, ertesi gün ne yapacağınızı, nereye gideceğinizi planlayarak yatağa giriyorsunuz. Uykunuzun en tatlı yerinde öyle bir deprem yaşanıyor ki, şehirler darmadağın oluyor. Binlerce insan ölüyor. O planladığınız güne uyanamıyorsunuz. Ya da her şeyinizi kaybederek uyanıyorsunuz. Bunu acı bir şekilde deneyimledik biliyorsunuz. Deprem bölgesinde o anı yaşamasam da bende kesinlikle bir travma yarattı. Böyle olaylar bizlere hayatın aslında bir andan ibaret olduğunu gösteriyor. Siz gelecek 20 senenizi planlarken aslında 2 ay sonra öleceğinizi bilmiyorsunuz.
Çocukken sürekli sorulan o ‘’büyüyünce ne olacaksın?’’ sorusuna ben her yaşta farklı cevaplar verirdim. İlk cevapladığımda dansöz olmak istiyordum çünkü dansözlerin o şıkır şıkır kıyafetlerine bayılıyordum ve dans etmeyi çok seviyordum. Biraz büyüdüm, genetik mühendisliğine terfi ettim. Beni çok heyecanlandırıyordu bu meslek, ta ki sayılsaldan tercih aldığını öğrenmeme kadar. Ben iflah olmaz bir sözelciyim arkadaşlar. Lisede okulumda sözel sınıfı olmadığı için eşit ağırlık seçmek zorunda kalıp matematiğe maruz kaldım maalesef. Doğal olarak büyüyünce ne olmak istediğim de bu dönem değişti. Savcı olacağım dedim. Hukuk okuyacağım. Olay yerlerini incelemeye gideceğim! Tercih dönemi canım ailemle yaşadığım çatışmalardan dolayı şehir dışı yazmak mümkün olmadı, olduğum şehirde kalıp siyaset bilimi okudum. 2-3 ders dışında asla keyif alarak okumadım bölümümü. Mezun olduğumda büyüyünce ne olacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. İşin kötüsü, artık büyümüştüm.
Eğitim hayatım boyunca farklı farklı yönlere gitmeye çalışsam da sonunda kaybolmuştum. İşsizlik psikolojisi bana hiç iyi gelmediği için önüme gelen her işe başvurmaya başladım. Şansıma kurumsal bir şirketin satış departmanında iş buldum. Satışta başarılı olmak için iyi empati kurabilmek, kesinlikle geveze olmak ve ısrarcı olmamak gerekiyor. İşe başlayana kadar tabi ki bunları bilmiyordum, ilk ayımı tamamladığımda şirketin satış rekorunu kırdığımda anlamıştım. Yaptığım her satış benim için orgazm gibiydi. İşe koşa koşa gidiyordum her sabah. Birkaç şirket değiştirdim farklı alanlarda satışı deneyimledim. Stresli bir iş ama gerçekten çok keyifli. 7 yaşımdan mezuniyetime kadar asla çalışmam dediğim sektörlerin başında satış geliyordu. Gördüğünüz gibi, siz ne kadar plan yaparsanız yapın hayat bambaşka bir yöne evrilebiliyor ve siz buna müdahale edemiyorsunuz garip bir şekilde. Kader mi bu acaba?
Son dönemde yaşadığım boşluktan dolayı ruh halimde iniş çıkışlar oluyordu. Bir gün makarna yaparken durduk yere ağladığımda kendime bir yol çizmem gerektiğini fark ettim. Hep yüksek lisans yapmak istemiştim. Daha önce de bunun için sınavlara hazırlandığımı yazmıştım. Siyaset biliminde tezli yüksek lisans yapıp, tezimi de suç siyaseti üzerine yazmak istiyordum. Mezun olmadan önce üniversiteden sevdiğim bir hocamla akademisyenlikle ilgili görüşmüştüm. Bana ‘’senden akademisyen olmaz çünkü ders çalışmayı sevmiyorsun, senin kafan farklı çalışıyor. Bak 50 yaşıma geldim hala ders çalışıyorum!’’ demişti. Üniversitenin sitesine girip güncel kadroya baktığımda canım hocamın hala okulda olduğunu gördüm. Sonra dedim ki, neden yanına gitmeyeyim? Hiç randevulaşmadan rastgele bir zamanda okula gittim. Şansıma hocam müsaitti. Biraz okulun içinde gezip anılarımı tazeledikten sonra yanına uğradım. Beni hatırladığını pek sanmıyorum, uzuuuuun zaman olmuştu. Durumumu anlattım, bu sefer sadece yüksek lisansla ilgili konuştuk. Şu an kariyerimi dijital pazarlama ve yazılıma yönlendirdiğim için tezli yüksek lisansın benim için boşuna stres yaratacağını söyledi. Haklıydı, bildiğim bir gerçek olmasına rağmen sanki bunu işi bilen birinden duymaya ihtiyacım vardı. Ömrüm boyunca siyasetle ilgili bir meslek yapmayacağım büyük ihtimalle. Çünkü ne gençlik kollarında yetiştim ne de mecliste bir dayım var. Düz vatandaş olarak ülkenin geleceğine etki etme ihtimalim seçimlerde kullandığım oyun ötesine geçemeyecek gibi. (Bunu yazıp bi de cumhurbaşkanı oluyormuşum hahaha) Ama yine de yüksek lisans yapacağım. Tezsiz olsa da dönem projemi yine suç siyaseti üzerine hazırlayacağım. İçimde kalmasın! Çok değil, geçen ay ales ve yds çalışıyordum tezli yüksek lisans için. Şimdi bütün odağımı dijital pazarlamaya vermiş durumdayım. Tezsiz yüksek lisans duyurularını takip ediyorum. Yüksek lisansla ilgili içimde nedense garip bir heyecan var. Bana bambaşka kapılar açacağını hissediyorum. Tezli ya da tezsiz, benim olacaksın bebeğim! Büyük bir heyecanla radikal kararlar alıp sonra da uygulamamasıyla tanınan biri olarak bu kararım da çevrem tarafından çok dikkate alınmadı tabi. Ama diyorum size, hissediyorum! Yapmam lazım! Net bir hedef değil bu, güçlü bir istek. Ölmeden önce yapılması gerekenler listemde bulunan bir madde. Seneye üzerini çizmeyi istediğim bir madde. Ama çizemezsem de depresyona girmeyeceğim bir madde.
Benim hayatım hep tahmin etmediğim yönlere evrildi gördüğünüz gibi. Hiçbir zaman hedefler koyup onlara koşan biri olamadım. İsteklerim oldu, hayallerim oldu. Mesela önümüzdeki sene nerde ne yapacağımı bilmiyorum. Tahmin edemiyorum. Bunun da ayrı bi heyecanı var! 30’ların verdiği bir bilgelik de var sanırım hayata dair. Gerçekten son yıllarda çok fazla şey deneyimledim, kendimin daha çok farkına vardım. Hatalarımı daha net gördüm, insanları daha iyi tanıdım. Bu yüzden sürekli gelişim halinde hissediyorum kendimi. Her gün yeni bir şey öğreniyorum bu aralar. Bu gelişimin en güzel tarafı da kendimi kalıplara sokmadan, ruhuma sınırlar koymadan bunları yapabiliyor olmak. Rutinler içinde boğulduysanız, zincirleri kırma vaktiniz geldiğinde korkmayın. (Bu tabi ki benim gibi olan insanlar için geçerli. Asgari ücretle 3 çocuk okutan bir baba büyük ihtimal bana derdini s.keyim diyecektir) Rutinler, bizleri bir şeyleri denemekten korkar hale getiriyor çünkü bir konfor alanı yaratıyor. Son dönemde yaşadığım aydınlanmalardan biri de buydu mesela. Denersiniz, olursa olur olmazsa başka bir şey denersiniz. Sonunda ölüm yok sonuçta. Ama unutmayın, denemeler arasında kaybolurken yaşadığınız anı başa sarma şansınız olmayacak, tadını çıkarın!
