Kurgusal Dünyalar

Neverland 2


Valizinin tekerleri kaldırım taşlarına takıldıkça ağırlığı artıyordu. Her seyahatinde az eşya götürmeye niyetlense de kendini büyük boy valizin üzerine oturmuş, fermuarı kapatmaya çalışırken buluyordu.  Her gün için ayrı bir kıyafet kombini yapar, ayakkabısından çantasına kadar her şeyi gün gün planlardı. Hal böyle olunca az eşyayla 1 haftadan fazla seyahat etmek mümkün görünmüyordu. Uzun zamandır Edinburgh’e gitmek istiyordu. Edinburgh’ün o gri kasvetli havası, ortaçağdan kalma büyülü sokakları yıllardır ilham kaynağı olmuştu. Sonunda işlerini ayarlayabilmiş ve gezisini planlamıştı. Tek başına gidiyordu, yanında kimseyi istememişti. Toprak kokusunu içine çekerek tarihi kalelerde gezecek, gri bulutların altında Edinburgh’ün sokaklarını keşfedecekti. Heyecandan çıldırmak üzereydi. Eve sığamadığı için vaktinden çok önce yola çıktı. Havaalanında otururum, bir kahve alıp biraz bilgisayarda çalışırım diye düşündü. Valizini araca binene kadar sürükledi. Terden alnına yapışmış saçları valizin onu sürüklediğini idda etse de, bir şekilde koltuğa oturmayı başarmıştı sonunda. Kulaklığını taktı, cama kafasını dayadı. Overthink vakti gelmişti. Önce duygusal şarkılar açtı, her yolculukta nedense bir hüzün çökerdi içine. Ama bu sefer içi kıpır kıpırdı. Yıllardır hayalini kurduğu bir şeyi gerçekleştirmenin heyecanından overthink moverthink kalmamıştı. Hemen üççüz beşşüz playlistini açtı, utanmasa koridora çıkıp dans edecekti. Kendini dizginlemek için kitabını açtı ve okumaya başladı. Yeni bir polisiye romana başlamıştı. Okuduğu roman bile heyecanlıydı.

Havaalanına gelir gelmez kahvesini aldı ve planladığı gibi bilgisayarında çalışmaya başladı. Uçuşa daha 3 saat vardı, bütün işlemleri halletmişti. Bekleyişin en tatlısı buydu. Telefonu çaldı, en yakın arkadaşı arıyordu. Durumunu merak etmişti. Yakınları onu merak ediyorlardı çünkü yakın zamanda kötü olaylar yaşamıştı. Annesinin vefatından sonra uzun süre kendini toparlayamamış, aylarca evden çıkmamıştı. Arkadaşlarla buluşmalar, zamanla flörtler, iş hayatına geri dönüş derken yeniden hayata adapte olmuştu. Ve Edinburgh, bu geri dönüşün ilk yolculuğuydu. İyi hissediyordu kendini, uzun zaman sonra nefes alıyordu. Uçuşa az kalmıştı, eşyalarını toparladı. Kapıya doğru ilerledi. Aynı uçakta yolculuk edeceği kalabalığı süzdü. Birbirlerini hiç tanımayan bir grup insan birlikte bir ülkeden diğerine gidiyorlardı. Başlarına bir felaket gelse kim ne yapardı diye düşündü. Yaşlı bir teyze vardı, hiçbir şey yapmasa bile panikten öbür tarafa gidecek gibi duruyordu. Uzun boylu, oldukça yakışıklı, 30’larında bir adam gördü. Elinde finansla alakalı bir kitap vardı. Evet, kesinlikle topluluğa yardım edebilecek birine benziyordu. Sosyolojik analizler yapmak isterken gözünü adama dikip baktığını fark edememişti. Adam kafasını kaldırdı, onu izlediğini fark etti ve gülümsedi. Adamın gülümseyişine hazırlıksız yakalanmıştı, yanakları kıpkırmızı oldu. Hafifçe tebessüm edip kafasını öne eğdi utançtan ve birkaç adım ilerledi. Kafasını tekrar kaldırdığında mini etekli, stilettolu bir hanımefendi gördü. Makyajını tazeliyordu. Düşündü, bir felaket anında bu hanımefendi büyük ihtimalle sadece çığlıklarıyla başlarını ağrıtırdı. İnsanları gözlemleyip olmayacak senaryolar yazmayı severdi. Bu yüzden zamanda yolculuk, portallar, paralel evrenler gibi konularla da ilgilenirdi. Manifest diye bir dizi işlemişti. Dizide bir uçak havadayken kayboluyor, 5 yıl sonra iniş yapıyordu. Uçakta geçen 1 saat dünyamızda 5 yıl olmuştu. Ne garip değil mi? Konu o kadar hoşuna gitmişti ki ne zaman uçağa binecek olsa bu dizi aklına gelirdi. Başka bir boyuta ışınlanmak güzel olabilirdi.

Uçağa binişler başlamıştı, adım adım tanımadığı kolonisiyle ilerliyordu. Koltuğuna yerleşti, klasik talimatları dinlemeyi tercih etmediği için kulaklığını taktı ve Harry Potter soundtrackleri dinlemeye başladı. Edinburgh demek bir nevi Harry Potter demekti. Kitabını açtı, büyük bir keyifle okumaya başladı. Yolculuklarda uyuyamadığı için kendini bir şekilde oyalamalıydı. Bir ses duydu, kulağında müzik çalmasına rağmen duyulan bir ses. Adam bariton olmalı diye düşündü zira sadece baritonların sesi bu kadar kalın ve gür olabilirdi. Kafasını çevirip baktığında en sevdiği opera sanatçılarından birini gördü. Hostese bir şeyler soruyordu. Gidip tanışmak istedi ama hiç sırası değildi, belki inerken karşılaşırız diye düşündü. Tekrar kitabına döndü. Uçak ne zaman havalansa gerilirdi. Anlık stresten dolayı sıkıca tutundu. Başka bir boyuta geçeceksek tam zamanı diye düşündü. Uçuş başarılıydı, dünyanın gökyüzünde süzülmeye başlamışlardı. Birkaç saat sonra masallar diyarına ulaşacaktı. Normalde asla yapmayacağı bir şey yaptı. Yanındaki kadına baktı, gülümseyerek selam verdi. Edinburgh’de mi yaşıyorsunuz? Dedi. Kadın suratına baktı sinirli bir şekilde ve cevap vermedi. Belki de sosyal pili bitmiştir diyip kitabına geri döndü. Hiçbir şey bugün moralini bozamazdı.

Uçaktan iner inmez köyden ilk kez şehre gelen bir genç kızın masumiyetinde etrafına baktı. Sonunda Edinburgh’deydi. İlhamının kaynağına kavuşmuştu. Bariton adam ortada görünmüyordu. Valizini alıp tekrar boğuşmaya başlamıştı. Düz yolda ilerlemek kolaydı ancak en ufak bir taşa takıldığında valizle birlikte yere yapışması an meselesiydi. Hava beklediği gibi yağmurluydu, şemsiyesini almayı unutmuştu. Neyse yağmur romantizmi yapayım biraz dedi, ıslanmayı kabullenerek kalacağı otele giden otobüsü bulmaya çalıştı. Önce yanlış otobüse bindi, içinden hafifçe sövmeye başlayarak geri indi. İnsanlar sorulara cevap vermiyor, pek yardımcı olmuyorlardı. Sonunda otobüsünü buldu, tam binerken ayağı kaydı ve üç basamağın en tepesindekine burnunu çarptı. Burnu kanıyordu. Herkes otobüsün hareket etmemesine sebep olduğu için sinirli bir şekilde bakıyordu suratına. Şoför peçete uzattı ve yerden kalkmasına yardımcı oldu. Valizini ve kendisini bir koltuğa yerleştirip otobüsü sürmeye başladı. Hayır ağlamayacaktı. Her şey kötü gitmeyecekti. Bu efsane bir tatil olmalıydı. Otele vardığında yarasına baktı, amatörce bir pansuman yaptı. Duş aldı rahatlamak için. Kendini yatağa attığında biraz daha sakinleşmişti. Uçağa binerken yaşadığı heyecan biraz tükenmişti maalesef. 1-2 saat uyuduktan sonra yeniden şarj olmuşçasına kalktı yataktan. Mümkün olduğunda az uyuyup buranın tadını çıkarmalıyım diye düşündü. İlk gün için düşündüğü kıyafetlerini giydi, süslendi ve çıktı dışarı. Parfümü geçtiği yerlerde çiçeklerin açmasına sebep oluyordu. Hayranlıkla sokaklara baktı. Gerçekten büyüleyici bir şehirdi. Mutlaka görmesi gereken yerlerin bir listesini yapmıştı. Biraz yürüdü. Navigasyona bakmak için telefonunu cebinden çıkardı. İlk kez buraya geldiği için her şeye yabancıydı. Navigasyondan gözünü ayırmadan ilerliyordu. Birden arkasından gelen bir adam sinirli sinirli söylenmeye başladı. Sinirli adam yanından geçerken omzuyla sertçe vurmuştu. Darbeyi hissedince kafasını kaldırıp etrafına baktı. Hayır, buna sinirlenmeyecekti. Bu tatil mükemmel olmalıydı. Tekrar navigasyonu takip etmeye başladı. Sokağı döndü yavaşça. Sinirli adam da aynı yönde önünden gidiyordu. Göğsüne bir ağrı saplandı, nefes alamıyordu. Telefonu kavrayamadı, elinden düştü. Gözleri gökyüzüne doğru kaydı. Yere düştü, kafasını kaldırım taşına çarptığını hissetti. Ona tepeden bakan tanımadığı suratları gördü. Panikle konuşuyorlardı. Hiçbir şey duymadı. Nefesi kesildi.

Vücudundan ayrılan ruhu yükseldi gökyüzüne doğru. Edinburgh’e baktı havadan. Ne güzel şehir ya! Dedi. Ölse de hayranlığı bitmeyecekti. Yolun ortasında yatan cansız bedenine baktı. Ölmek için çok güzel giyinmişti. Hayallerini düşündü bir an, yaşadığı acıları düşündü. Bunun için miydi? dedi. Bu kadar az yaşayacağını bilseydi farklı bir hayat kurardı kendine. Acıları ve pişmanlıkları saniyeler içinde gözlerinin önüne geldi. O, yukarda kendiyle hesaplaşırken etrafındaki insanların sayısı git gide artıyordu. Biri ambulans çağırırken diğeri nabzını kontrol ediyordu. Boşuna uğraşıyorlardı. Uçabildiğini idrak edince cesedinden biraz uzaklaştı. Havada olmak ne güzel bir şey! Edinburgh’ü gezmek için artık otobüse binmesine gerek yoktu. Ölmeden önce listesini oluşturduğu kaleleri hatırladı. Listedeki hedeflere doğru süzülürken bir şeye çarptığını hissetti. Hafifçe bir çarpmaydı bu, tüy gibi. Bir şey sanki içinden geçmişti. Geri dönüp baktığında üzgün suratlı başka bir ruhla karşılaştı. Bu bir ruh omalıydı çünkü insanlar onu göremiyorlardı. Dönüp baktı suratına. Sevgilisinin ihanetini atlatamayıp intihar eden bir kadının ruhuydu. Hey, cennette miyiz? Dedi. Üzgün ruh suratına baktı sadece. İkisi de henüz nerede olduklarını anlayamamışlardı. Dünyada sanıyorlardı kendilerini. Neverland’i henüz keşfetmemişlerdi. 

1 Yorum

  1. Yeşim Saygan

    Okurken her sahneyi yaşadım sanki harikaydı! Devamıni merakla bekliyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir