Hayatın Gerçekleri

Olasılık Katili


Beynimin patlamak üzere olduğunu hissediyorum.

Fonda Pixies – Where Is My Mind çalıyor, yine. Şarkıdan da anlaşılacağı üzere varoluş sancılarımla kıvranıyorum. Kafamın içinde sürekli birbirini kovalayan sorular, göğsümde birikmiş bir öfke. Hayal ettiğim hiçbir şey gerçekleşmedi ve ben en güzel yıllarımı yaşadım. Geç kalmış hissediyorum kendimi, her şeye. ‘’Hiçbir şey için geç değil’’ mottosuyla 60 yaşında tıp okuyan amcaların amacını merak ediyorum. Ömrün bitmiş, hayalindeki mesleği büyük ihtimal yapamayacaksın. Kendi hastalıklarınla uğraşırken başka hastaların derdine deva olmak zor olsa gerek. Yine de o okulu okuyorsun. Belki de geçmiş yılların pişmanlığını bir nebze olsun dindirme çabasıdır, bilemiyorum. Çoğu kişinin azim ve başarı olarak nitelendirdiği bu durum benim canımı oldukça derinden yakıyor. Olmaktan korktuğum amcalara dönüşümü izliyorum.

Hayallerini yaşayamayan insanlar hep içimi acıtmıştır. Hayalden kastım öyle milyon dolarlar değil tabi ki. Ulaşılabilir hayaller. Yanlış seçimlerle kaybedilen hayaller. Yanlış zamanlamanın kurbanı olmuş hayaller. Hayatın bir saniyeden ibaret olduğu gerçeği maalesef değişmiyor. O gün evden 5 dakika erken çıksaydın otobüsü kaçırmayacaktın. Taksi bulamayıp yürümek zorunda kalmayacaktın. İşe geç kalmamak için koştururken yaya geçidine güvenip yola atlamayacaktın. Ve o araba sana hiç çarpmayacaktı. Her şey bir domino taşı etkisinde. Hayatı bu şekilde anlamaya çalıştıkça çıldıracak gibi oluyorum. Milyon tane olasılıktan birini yaşıyoruz her birimiz. Diğer olasılıklarda başımıza neler gelebilirdi? Mutlu olduğumuz olasılıklarda hayallerimize kavuşmuş muyuzdur? Yoksa hayallerimiz olmadan da mutluluk mümkün mü?

Çok sevdiğim bir yazar var. Matt Haig. Son yıllarda pek çoğunuz onun adını duymuşsunuzdur. Gece Yarısı Kütüphanesi ile tanıştım kendisiyle. Tam da bu varoluş sancısını güzel bir kurguya dökmüş Matt Bey. Her olasılıkta gerçekleşen bir hayat var, ancak bu hayatın da eksikleri var. Hiçbir olasılıkta karakter %100 mutlu olamıyor tabi ki. Bir örnek vereyim size kitaptan bağımsız. Diyelim ben içinde bulunduğum olasılıkta kriminolog olmak istiyorum. Ancak çok alakasız bir eğitim ve çok alakasız işlerle ömrümü geçiriyorum. Şu hayatta en çok istediğim şey de sevdiğim işi yapmak. Evliyim, sağlıklı bir çocuğum var, annem yaşıyor. Milyonlarca olasılığın birinde ise şu an kriminoloğum. İşimi çok seviyorum. Bekarım. Hep anne olmak istedim ama hayatımın aşkıyla hiç tanışamadığım için ne o peri masalı evliliği yaşayabildim ne anne olabildim. Annem de ben çok küçükken öldü. Hayal meyal hatırlıyorum kendisini. İşte tam bundan bahsediyorum. Her olasılıkta eksik kalan parçalar var. Her olasılıkta hayaller başka. Her olasılıkta aynı bedende olsan da kişilik bambaşka. Bu gezegende kimsenin istediği hayatı eksiksiz yaşadığına inanmıyorum. Herkesin kırıklıkları var.

Önceki yazılarımda Cecilia Blomdahl’dan size bahsetmiştim. Dünyanın en kuzeyinde bir masal yaşıyor. Bana göre masal tabi. Aşık olduğu adamla Svalbard’da minik bir dünya kurmuş kendine. Okyanusa karşı kahvesini yudumluyor her sabah. Bana sorsanız mükemmel hayat tam olarak bu. Şimdi Cecilia’ya sorsak, hayalin neydi? Ya da şu an yapmayı en çok istediğin şeye ne kadar uzaksın? Eminim onunda bunlara bir cevabı vardır. Belki kuzey kutbunda küçük bir topluluk içinde yaşamanın ve doğal koşulların zorlukları onu yormuştur. Belki hayallerinde bambaşka bir meslek vardı. Bilmiyoruz. Belkiler de tıpkı yaşanamayan milyonlarca olasılık gibi düşündükçe çoğalıyor. İçinde bulunduğumuz olasılığı iyisiyle kötüsüyle kabullenip, yaşanamamış bütün olasılıkların katili olmak gerekiyordur belki de bu varoluş sancısının bitmesi için. Bilemiyorum, siz ne yapıyorsunuz?

Tam da şu an ne isterdim biliyor musunuz? Böyle gökten bir vahiy inse bana. Tanrının sesini duysam ve bana dese ki bak her sorunun bir cevabı var. Bunlar bunlar olacak. Şunlar olmayacak. Yani istediğim tek şey geleceğimdeki şu belirsizliğin artık bitmesi. Hayalimdeki meslekten falan vazgeçeli çok oluyor zaten. Yaşamak istediğim şehirde, seveceğim bir işi yaparak güneşi batırmak bu kadar zor olmamalı. Kurgusal hikayelerle canım blogumu renklendirmek isterken yine buraları ağlama duvarına çevirdiğim için çok üzgünüm. Bir süredir mutluydum. Çok yoğun çalıştığım için yazı yazmaya fırsatım olmuyordu. Ne yazık ki bir şeyi fark ettim, ben üzgün olduğumda daha iyi üretiyorum. Acıdan beslenen sanatçılar gibi. Sezen Aksu’nun ‘’Ben Sende Tutuklu Kaldım’’ şarkısını çok mutlu bir günde yazdığını düşünmüyorum açıkçası. Yazarların ıssız adamı gibi hissettim bi an. Ben sorunluyum kızım, üzerim seni! Hep bi dram, hep bi depresyon. Mutlu olduğumda kurgusal yazmayı seviyorken, mutsuz olduğumda böyle yazılar çıkıyor kalemimden. Napiyim, insanlarla dertleşmek de artık beni yoruyor. Kimseye tek kelime anlatmak gelmiyor içimden. Kapıdan girip bacadan çıktığım, her paragrafta başka başka dertler yandığım hatta yayınlamasam mı diye düşündüğüm bu güzide eserimde kapanışı Gece Yarısı Kütüphanesi ile yapmak istiyorum.

‘’Nora, neredeyse bütün hayatı boyunca böyle hissetmişti. Her şeyin ortasında, hangi yöne gideceğini bilemeden çabalamış, çırpınmış, yalnızca ayakta kalmaya çalışmıştı.’’

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir