Hayatın Gerçekleri

Crime Scene Do Not Cross

Zaman zaman varoluş sancıları yaşıyorum. Hayatım boyunca sık sık varlık sebebimizi, hayatımın amacını, yapmam gerekenleri ve yapmayı hayal ettiğim şeyleri sorguladım. Bu sorgulama ihtiyacı 13-14 yaşlarımda başlamıştı. Küçükken de dümdüz düşünen biri değildim. Farklı insanlarla diyalog kurmayı severdim, her şeyi olması gerektiği gibi yaşayan insanlar hiç dikkatimi çekmezdi. Onlardan kolayca sıkılırdım. Aslında her şeyi olması gerektiği gibi yaşayan bir ailede büyüdüm. Ailemi çok sevsem de onların klasik yaşam tarzları hiçbir zaman benim hayalim olmadı. Oku, iş bul, evlen, çocuk yap, emekli ol. En başından beri bunu istemedim. Ne zaman yapmak istediğim şeylerden bahsetsem canım annem ‘’manyak bu, bu kız benden çıkmış olamaz’’ gibi tepkiler verirdi. (Hala öyle) Aslında ekstrem hayallerim yok ama her şeyi kuralına göre yaşayan bir aile için normaller ekstrem haline gelebiliyor. Mesela ben 3 tane çocuk yapmaktan ziyade, yeğenlerim için ‘’eğlenceli teyze’’ olmayı tercih ederim. Dünyayı gezmişim, istediğim her şeyi yapmışım, deliler gibi aşık olmuşum, anlatacak devasa anılar biriktirmişim. Yaşlılık hayalim tam olarak bu.

Toplumda kabul görmüş klasik normlara göre hayatı şekillendirmek bana çok üzücü geliyor. Aslında soruyorum etrafımdakilere, mutlu musun diye. Çok şükür diyorlar. İlginç. Tabiki sahip olduğun şeylere şükretmek gerekir, sağlık gibi. Sevgi gibi. Ama hiç mi ya şunu yapmasaydım nasıl olurdu diye bir şüphe kalmamış içlerinde? Kelebek etkisi misali, sağa değil de sola sapsaydım veya o gün evden biraz geç çıksaydım şu an nerde ne yapıyor olurdum acaba? Bu benim delirme noktam. Milyonlarca ihtimal var hayatta ve ben bu ihtimalleri düşünüp senaryolaştırmaya bayılıyorum! Hatta bu yüzden paralel evren, reenkarnasyon gibi konularda özelleşmiş bütün kurgusal yapımlara hayranım. Hayal gücünü ciddi anlamda zorluyor. Zaten kendimi bildim bileli zihnim 5 dakika boş kalmaz. Bomboş oturuyorsam bilin ki o an bi şeyin hayalin kuruyorumdur. Bence hayal kurmak insanı özgürleştiriyor. Çünkü zihnin bir sınırı yok, her şeyi hayal edebilirsiniz. Ben de kimi zaman hayallerimi yaşıyorum, kimi zaman da yazıyorum.

Ortaokuldayım, bir gün okuldan kaçtım. Hiç huyum değildi, o yaşlarda oldukça çalışkan bir öğrenciydim. Ödevlerini eksiksiz yapan, en ön sıranın bi arkasında oturan, bütün sınavlardan yüksek not alan normal bir çocuktum. Nedense o gün öğle arasından sonra herkes sınıfa girerken ben otobüs durağına yürümeyi tercih ettim. Kaçmak için hiçbir sebebim de yok. Bütün arkadaşlarım ne yaptığımı anlayamadan çantamı alıp otobüse bindim. Yanında arkadaşın yok, gidecek bir yerin yok, yaşın 13, niye kaçarsın okuldan? Şehrin merkezinde kocaman bir kitapçı vardı. Oraya girdim. Kapının birkaç adım ilerisinde tam kitapçının orta yerine bir bölüm yapmışlar. Sadece Agatha Christie kitapları var. Ben de adını hiç duymamışım, polisiyenin ne olduğunu bile bilmiyorum. Tabi o zamanlar internet falan yok doğru düzgün, sadece okulda hocaların bahsettiği kadar edebiyat biliyorum. Ve bildiğim diğer şey de özellikle sözel derslerde kompozisyon, kurgusal hikaye yazma gibi ödevler verildiğinde 2 dakika içinde ödevi bitiriyor olmamdı. Yazmaya bayılıyordum ama henüz bunun farkında değildim. Neyse, Agathalara bakmaya başladım. Kapak tasarımları o kadar güzeldi ki. Bi kitabı aldım elime. Arkasında yazan metni okudum. Okur okumaz kitapla birlikte kasaya yürümeye başladım. Başka bir kitaba bakmadım bile. Bu nasıl bir zeka? Bu nasıl bir yetenek? Hemen dolmuşa bindim eve gitmek için. Dolmuşçu abiye paramı uzattım, koltuğa oturdum ve ilk sayfayı okumaya başladım. O gece doğru düzgün uyumadım bile, ertesi gün kitap bitmişti. Son sayfayı da okudum ve neye uğradığımı şaşırarak tanıştım polisiyeyle. Hayran kalmıştım. Agatha Christie, On Kişiydiler’i (o zamanlar kitabın ismi On Küçük Zenci idi) yazarken küçük bir kız çocuğunun hayatını değiştireceğini tahmin etmemiştir sanırım.

Agatha ile başlayan polisiye maceram lise yıllarında Jean Christophe Grange’ı keşfetmemle nirvanaya ulaştı. İlk okuduğum kitabı Siyah Kan’dı. Bana göre polisiyenin baş tacıdır, zirvesidir, efsanesidir. Öyle bir kitap ki bu, tekrar okuyabilmek için kitabı unutmayı bekliyorum ama zihnime nasıl kazındıysa hala her detayını hatırlıyorum. Bana o kadar çok ilham vermişti ki, üniversite sınavına hazırlanma sürecinde bütün arkadaşlarım deli gibi test çözerken ben kurgusal hikayeler yazıyordum. Okulumuzda bir disiplin kurulu başkanımız vardı, kendisi aynı zamanda edebiyat hocamızdı. Bütün okulun deli gibi korktuğu biri. Gömleğinizin bir düğmesi açık olsun, onu karşıdan görünce o düğmeyi iliklersiniz öyle bir otorite. Ben kendisinin odasına gözümde eyeliner, saçlar açık şekilde girerdim. Bir kere beni azarladığını hatırlamıyorum. Beni her gördüğünde yüzü gülerdi. Polisiyeyi o da çok severdi. Beni Ahmet Ümit ile tanıştıran kişidir kendisi. Okuduğum her kitabı ona anlatırdım. Yazdığım her yazıyı okurdu. Bana hep ‘’yazmaktan asla vazgeçme, sen çok yetenekli bir çocuksun’’ derdi. Onun desteğini hiçbir zaman unutmayacağım. Kendisini yıllar sonra bulmayı denedim ancak ulaşamadım. Canım Sonay Hocam, seni çok seviyorum. Keşke yazdığımı görebilsen!

Üniversite sürecinde maalesef istediğim bölümü değil, ailemin istediği bölümü okumak zorunda kaldım. Bu süreçte pek yazı yazmadım. Sadece üniversite hayatının sosyal kısımlarıyla ilgileniyordum. Bölümümün mesleklerini yapmak istemiyordum. Oldum olası çenem düşüktür ve insanlarla iletişimim iyidir, hayat beni satış sektörüne yönlendirdi. Güzel başarılar elde ettim. Keyifli olduğu kadar stresliydi de. Ama yıllarca içimde bir yerlerde hayalimdeki meslek kaldı. Belki de hayalimden uzaklaştığım için yazmak içimden gelmedi, bilemiyorum. Hep kriminolog olmak istemiştim. Türkiye’de maalesef kriminoloji lisans programı bulunmuyor. Yurt dışına gitmem gerekiyordu, bu da mümkün olmadı. Polisiye merakım işin bilimsel kısmıyla da ilgilenmeye başlamamla birlikte önce adli psikolojiye sonra da kriminolojiye doğru evrildi. Seri katillerle ilgili o kadar çok şey okudum ve izledim ki, Türkçe materyalleri tüketince ABD’de üniversitelerde işlenen ders notlarını araştırıp okumaya başladım. Benim için bir hobi değil, tutkuydu artık. Mesleğini icra edebilseydim çok başarılı olurdum sanırım. İşine tutkuyla bağlanan insanların henüz başarısız olduklarını görmedim. Ben de onlardan biri olmak isterdim. İşte yaşadığım en büyük varoluş sancısı bu. Hayalimdeki mesleği yapsaydım, şu an nasıl biri olurdum? Nerede olurdum? Düşünmeden duramıyorum. Umarım paralel evrenlerden birinde bu sorularımın cevabını yaşıyorumdur. Umarım Crime Scene Do Not Cross yazılı sarı bandın arkasına geçip olay yerini inceliyorumdur.

İnsanın hayatını asıl şekillendiren şey yaptığı meslek. Üniversitede bölüm seçimi tabiki çok önemli, ancak bu hayatın sonu değil. İstemediğiniz bir bölümden yüksek lisansla veya ikinci bir üniversiteyle kurtulabilirsiniz. Ancak yapacağınız mesleği seçmek çok önemli. Bunun için 20’li yaşlarınızı harcayabilirsiniz. Panik yok. Benim gibi 33 yaşına geldiğinizde yıllardır yaptığınız işi de bırakıp yepyeni bir yola girmek ise gerçekten cesaret istiyor. Şu an her şeyi yeniden inşa ediyorum. Kendi işimi kuruyorum. Yazılarımı yazıyorum. Çok fazla korkuyla ve şüpheyle bu yola girdim. Düşünsenize, yaşıtlarınız çoktan kariyerlerini inşa etmişler. Evlenmişler bi de üstüne çocuk yapmışlar. Standart düzende kusursuz ilerliyorlar. İstediğim kurgu bu değil ancak yaşadıkları hayatların yarattığı konfor alanını görmenizi istiyorum. Onlar güvenli limandalar, sizse birden her şeyi sıfırlıyorsunuz. Geminin en tepesinden okyanusun derinliklerine doğru bırakıyorsunuz kendinizi. Ve yüzeye çıkmak için çok çabalamanız gerek. Bunu yaşlanınca yapamazsınız. 30’lar yeni yolunuzu inşa etmek için bence son şansınız. Ben de şimdi şansımın farkına varıp yüzeye ulaşmak için yüzmeye çalışıyorum. Dalgalarda boğulmazsam eğer, size daha güzel yazılar yazacağım. Söz. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir