Evet, ben de çeşitli acıların tadına baktım zaman zaman. Aşk acısı, ölüm, dost kazığı gibi pek çok şeyi ben de herkes gibi yaşadım. Her yazar, kendinden ilham alır. Kurgusal hikayelerde bile yazar aslında kendi deneyimlerinden hayal dünyaları yaratır. Ben de Neverland’de biraz kendimden ilham aldım. Edinburgh ve Svalbard hayallerim var. Venüs, yönetici gezegenim. Zaman zaman acı içinde olduğum günlerim de oldu. Bu hayatta edindiğimiz her tecrübe, yaratacağımız kurgusal dünyaların birer hücreleridir aslında. Kurgusal dünyada Tanrı, yazarın kendisidir. Yazar ne isterse karakterler onu yaşarlar. Kendi evrenimi yaratabildiğim için kurgusal hikayelerimin yeri bende ayrıdır. Şimdi size bir soru, Neverland’den bir seri yazmayı düşünüyorum, ne dersiniz?
Sorumun yanıtını almayı beklerken sizlerle aşk acısına dair konuşmak istiyorum. Günümüzde belki de milyonlarca insanın hayatında en az 1 kere deneyimlediği bir acı. Mantığınızı susturan bir acı. Bilim adamlarına göre aşk acısı, madde yoksunluğu yaşayan bağımlılarla aynı şeyleri hissetmemize sebep oluyormuş. Ne kadar garip değil mi? Bir insanla tanışıyorsunuz. İlk heyecanlar, ilk dokunuşlar, o ilk elektrik! Sanki bambaşka bir evrene ışınlanmışsınız, sanki sizin dışınızda her şey hayal ürünü gibi hissediyorsunuz. Zamanla paylaşımlar artıyor, birlikte sayısız anı biriktiriyorsunuz. İyi günde kötü günde yan yanasınız, her an başınızı yaslayacağınız bir omuz olduğunu bilmenin güveniyle hayata bambaşka bir çerçeveden bakıyorsunuz. Aşk ve tutku zamanla sevgi ve güvene evriliyor. Heyecanlarınız, alışkanlıklarınıza dönüşüyor. Tutkulu bir ilişki sıkıcı bir evliliğe dönüşmüyor, yanlış anlamayın. Bahsettiğim bu evrimin gerçekleşmesi için uzun yıllar gerekiyor, Ama sonunda dünyanın en güvenli yerinde, evinizde, battaniyenin altına girmişsiniz. Dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Her yer bembeyaz. Güzel bir film açmışsınız. Evi kahve kokusu sarmış. Şehir sessiz, eviniz huzurlu ve sıcak. Tanıdık geldi değil mi? Okurken bile içiniz ısındı. İşte ilişkideki o evrimin sonunda hissettiğiniz güven ve huzur tam olarak bu. Bir insan, size bunu yaşatabilir. Ve bir insan, bunların hepsini sizden geri alabilir.
Alıştığınız, sevdiğiniz her şeyden vazgeçmek size acı verecektir. Bu bir evcil hayvan olabilir, ailenizden bir vefat olabilir, sevgiliniz olabilir. Hayat böyledir maalesef. Alıştığınız ve size iyi gelen herhangi bir şeyden yoksun kaldığınızda beyniniz düzgün düşünemez. Kalp daha hızlı atmaya başlar. Güven yerini endişeye, sevgi yerini strese, mutluluk ise yerini acıya bırakır. Huzur, umutsuzluğa evrilir. Rengarenk dünyanız karanlığa gömülür. Yalnız değilsiniz. Acının farklı versiyonlarını yaşayan insanlar her yerdeler. Yürüdüğünüz sokakta, çalıştığınız ofiste, spor yaptığınız salonda… Acının seviyesine göre bunu etrafa yansıtma durumu da değişkenlik gösterir. 2 aylık sevgilisinden ayrılan biriyle 20 yıllık evliliği biten birinin acısının yansıması tabi ki farklı olacaktır. Bu durumda kimi hemen yeni birini hayatına dahil eder, kafasındaki anıları yeniden şekillendirip acıdan kurtulmak ister. Kimi sonuna kadar depresyonunu yaşar, aylarca belki yıllarca ağlar. Acıyı tamamen tüketene kadar yapar bunu. Bir gün uyanır ve artık içi bomboştur. Bazıları kendini işine verir, acısını düşünmemek için sürekli kendini meşgul eder. Bu aslında biraz tehlikelidir zira bastırılmış acılar bir gün aniden patlayabilir. Yaşadığımız travmalarla şekillenen psikolojimize göre aşk acısıyla başa çıkma yöntemlerimiz de bu şekilde değişkenlik gösterebiliyor.
Hayatta mutlu olduğunuz kadar üzüleceksiniz de. Doğanın dengesi böyle. Kimse mükemmel bir hayat yaşamıyor. Herkesin evinde farklı acılar mevcut. Ben hayatım boyunca hiçbir zaman ‘’her şey mükemmel, hiçbir eksiğim yok’’ diyen bir insanlar tanışmadım. Hep bir yerlerde bir şeyler eksik. İnsanlar bu eksiklerle yaşamayı öğreniyor. Sevdiğiniz mesleği yapıyorsunuz, istediğiniz ülkede yaşıyorsunuz, ama aşık olduğunuz insan yok. Ya da eşinizle güzel bir evliliğiniz var, hayalinizdeki bahçeli evde yaşıyorsunuz ama çocuğunuz olmuyor. Paranız var, mükemmel bir eşe sahipsiniz, tatlı bir çocuğunuz var, güzel bir ülkede hayatınızı kurmuşsunuz. Sonra bir gün bir uyanıyorsunuz, kanser olduğunuzu ve bu gezegende çok az vaktiniz kaldığını öğreniyorsunuz. (Evre B. Clarke ışıklar içinde uyu)
Kişisel gelişim kitaplarındaki olumlama mottolarını buraya yazmayacağım. Evet her acı bir gün geçer, yerini özleme bırakır. Acınız geçene kadar siz kendinizden vazgeçmeyin, yeterli. Sonra Neverland’de bir peri olmak zorunda kalabilirsiniz 🙂 Bunu kimse istemez değil mi? O nedenle aşıksanız, sevgilinizin kıymetini bilin. Doya doya yaşayın ilişkinizi, kalp kırmayın. İstediğiniz işi yapamıyorsanız, yeniden başlamaktan korkmayın. Yalnızca ölüme çare yok, sevdiğiniz birini kaybederseniz onu hatıralarınızda yaşatın, unutmayın.
P.S. : Duvarların üstünüze geldiğini hissederseniz bana mail atabilirsiniz.
