Önünde duran tabağa bakıyordu. En sevdiği yemekle dolu, mis gibi bir tabak. Ekranda günlerdir izlediği dizinin 3. Sezonu oynuyordu. Ama o gözlerini tabaktan alamamıştı. Dizinin replikleri odada ses yaratmaktan başka bir işe yaramıyordu, kafasını kaldırıp bir kere ekrana bakmamıştı. Bunun sebebi ise yemeğin güzelliği değil, boğazına bir yumruk gibi saplanan acıydı. Tabağından zorla birkaç kaşık yemek yedikten sonra dalıp gitmişti. Yemeğin içindeki her rengi ezberleyecek kadar uzun baksa da aslında hiçbir şey görmüyordu kocaman bir boşluk dışında. Replikler kulaklarında uğuldarken arka planda kaç bölüm oynadığını fark etmemişti bile. Hayat durmuştu sanki.
Yemeği çöpe döküp bulaşıkları makineye dizdi. Köpeği bacaklarına dolanırken hafifçe gülümsedi. Yüzünü güldüren tek şey bu olabilirdi. Birkaç saniye içindeki ölü sevginin kırıntılarıyla köpeğini besledikten sonra odasına doğru yürüdü. Bomboş bakışlar ve dopdolu bir zihinle attı adımlarını. Kırgındı, öfkeliydi, üzgündü. Çok üzgün. Bu psikolojiyle hiçbir şeye odaklanamıyordu. Yıllarını beraber geçirdiği, bu hayattaki kalan yıllarında da yanında olacağını düşündüğü kişi artık yoktu. Öyle bir boşluktu ki bu sanki ailesini, en yakın arkadaşını, sevgilisini aynı anda kaybetmişti. Her acının bir gün geçeceğini biliyordu ancak ilk kez duyguları mantığını boğuyordu. Yaşadığı hayal kırıklığı geleceğe dair bütün umutlarını katlederken yatağına uzandı. İçindeki boşluk göğsünde ağırlık yaparken nefes almak zorlaşıyordu. Ayağa kalkması gerekiyordu, ama hiç gücü yoktu.
Telefonu çaldı. Yine bankadan arıyorlardı. Telefonu duvara fırlatası geldi. Boşluğa daldı gözleri, açmadı telefonunu. Bütün günler birbirinin aynısıydı. Uyanıyordu, zorla birkaç lokma bi şeyler yiyip geri yatıyordu. Ağlıyordu. Bi şeyler izliyordu. Ağlıyordu. Kahve içiyordu. Ağlıyordu. Duygularını içine atan, güçlü görünmek için çabalayan biri olmamıştı. Sadece sevdiği insanları üzmemek için böyle durumlarda acısını onlardan gizliyordu. Kendisiyle baş başa kaldığı zaman gözlerinden akan yaşları tutmaya çalışmıyordu. Sürekli aklına güldüğü, güvende hissettiği, mutlu olduğu anları geliyordu. Sevgilisinin hayaline sarılıyordu. Evet, gözlerini kapattığında aklına gelen ilk şey hep sevgilisine sarıldığı anlar oluyordu. Sıcaklığını, kokusunu tüm hücrelerinde hissettiği anlardı bunlar. 10 yıldır birliktelerdi ve bir veda konuşması bile yapılmadan bitmişti her şey. Birbirinden güzel anılarla ve çektiği acılarla tek başına kalmıştı kocaman evde. Bir gökdelenin 27. Katında yaşıyordu. Bu evi birlikte tutmuşlardı, birlikte dizayn etmişlerdi her metrekaresini. Sevgilisi eşyalarını toplayıp ona haber bile vermeden gittiğinde yaşayacağı acıdan habersiz uyanmıştı güne. Etrafına baktığında bir anormallik olduğunu anlamıştı. Bi şeyler eksikti. Ona bir not bırakmadan asla evden çıkmazdı. Not yoktu. Eşyaları eksikti. Sadece kokusu vardı her yerde. Sanki 5 dakika önce ordaymış gibi. Ne olduğunu anlamak için aradı onu, telefonu çalmadan kapanıyordu. Attığı mesajlar iletilmiyor, hiçbir platformda ona ulaşamıyordu. Ortak çevrelerinde de ne olduğunu bilen bir kişi bile yoktu. Sadece gitmişti. Dün canından çok sevdiği adam, bugün canını yakarak gitmişti. Bir avuç soru işareti ve bütün şehri yok edecek güçte bir acı bırakmıştı sadece.
Günlerce, haftalarca ayağa kalkmak için bir çözüm aradı kendine. Bulamadı. Bir kahve demledi gözleri nemli. Tüketebildiği tek şey kahveydi. En sevdiği kupasını ağzına kadar doldurdu. Balkona çıktı. Suratına vuran rüzgar tenini ferahlatmıştı. Kahvesinden bir yudum aldı. Ayağa kalkmalıydı artık. Nefes almalıydı. Ciğerlerinin her hücresine çekti havayı. Gözlerini açtı, gökyüzüne baktı. Hava griydi, severdi yağmurlu havaları. Yağmurun yağmasını bekledi. Çok geçmeden saçlarında yağmurun dansını hissetti. O muhteşem toprak kokusunu içine çekti. Gülümsedi. Kahvesinin son yudumunu aldı, kendini boşluğa bıraktı. Bütün acıları onunla birlikte uçup gitti. Geride sadece ne olduğunu anlamayan köpeği ve taze demlenmiş filtre kahvesi kaldı. Cesedinin başında çığlık atan insanlar vardı. Kendine uzaktan baktı. Ne kadar zavallı, ne kadar paramparça! Kendine işte o an üzüldü. Yaşadığı hiçbir acıyı hak etmemişti. Ölümü hak etmemişti. Hep sadık ve dürüst olmuştu, en saf haliyle sevmişti. Karşılığında ne aldı? Kocaman bir acı ve iğrenç bir ölüm. Oldum olası uçmayı merak ederdi, bir gün canımı alacaksam yüksek bir yerden atlamalıyım son anlarımda uçmalıyım derdi. Dediğini yaptı. Ama cesedinin görüntüsünden pek hoşlanmamıştı. İşin kötüsü, ölürsem acılarımdan kurtulurum diye düşünürken öldüğü halde aşk acısı çekmeye devam ediyordu. Ruhu huzur bulmuyordu. Ordan uzaklaşmak istedi. Cesedinden, evinden, anılarla dolu bu şehirden. Gökyüzüne doğru süzüldü, bir tüy kadar hafifti. Kafasını toplamak için başka bir şehir değil başka bir gezegene gitmeliydi. Hayal ettiği yere ışınlanması birkaç saniye sürüyordu. Bunu gökyüzüne süzülürken fark etti. Sanki Neverland’de bir periydi. Bir an kendini Svalbard’da hayal etti. Bammm! Dikkat kutup ayısı çıkabilir tabelalarıyla donatılmış yollarıyla, karlar ülkesine adım atmıştı. Buraya gelmeyi çok hayal etmişti ölmeden önce. Ama yalnız değil, onunla gelmek istemişti. Üzüldü bir an. Düşündü. Edinburgh’e çok gitmek istemişti. O kasvetli hava, orta çağdan kalma mimarisi, doğal güzelliği ile sihirli bir evren gibiydi. Ama oraya da onunla gitmek istemişti. Tek başına ne yapacaktı harikalar ülkesinde? Bir ruh nasıl aşk acısı çekebilirdi? Kızdı kendine. Her yere gitme imkanı varken hiçbir yere gidemiyordu. Buralara sonra bir daha gelecekti ama, ruhu huzur bulduğunda. Daha da uzak dedi, hayalini hiç kurmadığım bir yer. Venüs’e gitmek istedi. Venüs’e de sevgilinle gitmezsin yani! Düştüğünü hissetti. Gözünü açtığında yine cesedinin başındaydı. Neverland’de yaşadığı 1 saat dünyada birkaç saniye gibiydi. Zaman kavramı yok olmuştu. Mevsimler yoktu. Ancak ruhların dünyayı terk edemediğini o an anlamıştı. Herkes burdaydı.
